Duyguların Felsefesi Eylül’25
Duyguların Felsefesi Eylül’25
6.600₺
6.600₺
Bu atölye için satış süreci tamamlanmıştır.
1.Hafta: Özgürlük
Hayatta kalmak ile anlamlı bir yaşam sürmek arasında büyük bir fark vardır. Tarih boyunca iktidarlar ve gelenekler çeşitli strateji ve tekniklerle bireyi ve toplumu kah cendereye almış kah belli bir kalıba dökmüştür.
Bu oturumda Foucault, Bourdieu, Althusser, Debord gibi düşünürler üzerinden baskı, özgürlük yanılsaması ve gerçek özgürlük arasındaki gerilim ahlaki ve politik açıdan incelenecektir.
2.Hafta: Narsisizm
Freud’un teorisinde psikocinsel gelişimin evreleri arasında tanımlanan narsisizm aslında kendi başına bir hastalık olarak tanımlanamaz, zira kendini özel hissetme arzusu normal, hatta gerekli bir insani dürtüdür. Ancak özdeğer duygusu abartılı bir hal aldığında zararlı ve sağlıksız olur. Öte yandan tüketim-gösteri toplumunun sosyal medyanın ortaya çıkışıyla beraber uç noktasına vardığı çağımızda endişeli ve açgözlü narsisistik benliğin hayatın her alanına girmesiyle narsisizm yalnızca bireysel bir hastalık olmaktan çıkıp toplumsal bir salgına dönüştü.
Bu oturumda, ben odaklı, pazarlamacı yeni bir bireysellik tipinin nasıl yaygınlaştığı tartışılacaktır.
- Hafta: Zalim İyimserlik
Tüm bağlılıklar iyimserdir. Bize bir kişinin, bir yaşam biçiminin, bir nesnenin, bir projenin vs. yakınlaşmasıyla elde edilecek bir tatmin ve gelecek olan değişim beklentisinin heyecanını vaat eder. Ancak bizi kendisine bağlayan nesne, başlangıçta bizi kendisine bağlayan amaca fiilen mani olduğunda ya da arzu ettiğimiz bir şey aslında gelişmenizin önünde bir engel olduğunda iyimserlik zalimleşirler. Tüm bu işleyişin merkezinde ise ahlaki ve ekonomik yönleriyle “iyi yaşam” fantezisi yer alır.
Bu oturum bizi harekete geçiren ve aynı zamanda hayal kırıklığına uğratan duygusal ekonomik-politik iklime ve modern çağ insanının umut krizine odaklanacaktır.
- Hafta: Umut
Bugünkü gibi çok karmaşık, çok zor zamanlarda, aslında her zaman olduğu gibi, umutsuzluğa kapılmak için bir sürü sebep var ve her şeyin mahvolduğunu, bittiğini söylemek kolay. Daha zor olan ise şunu söylemektir: “Ne yapacağız?”, “Ne yapabiliriz?”, “Ne mümkün?”, “Neyi arzu edebiliriz?”, “HER ŞEYE RAĞMEN neyi umut edebiliriz?” “Sonsuz miktarda umut var” bizim için olmasa bile gelecek nesiller için. Bu bakımdan umut büyüyecek tohumlardır, niyetim, muradım, projemdir. Umut gelecekle ilgili bir kehanette, tahminde (divination) bulunmaya değil, bir keramet göstermeye (prophétie), arzulayan bir şey inşa etmeye yarar. Bir arzunun mümkün olabilmesi hem bireysel hem kolektif bakımında bir tarih/hikâye yaratmaya bağlıdır, bunun için de bir hafızaya sahip olmak gerekir, zira hafıza olmadan arzu olmayacağı gibi arzu olmadan da hafıza olamaz. Söz konusu olan hem bireysel hem de politik özgürleşme arzusudur. Kriz, kökünü aldığı Yunanca krinein (yargılamak) fiilinin de belirttiği gibi derin bir değişimle sonuçlanan bir seçimin yapıldığı belirleyici bir an olarak yorumlanabilir. Geleceğin usulca yitiyormuş (Mark Fischer) gibi göründüğü bir dönem tam da umut, iyimserlik ve ütopya ile umutsuzluk, karamsarlık ve distopya arasında bir seçim yapma zamanıdır. Umut İlkesi’nin yazarı Alman düşünür Ernst Bloch’un belirdiği gibi istemsizce hissettiğimiz korkunun aksine, umut bir tercihtir. Öyleyse umut kesinlikle edilgen bir düşünce değil, bilakis etken bir eylem biçimi, kabus senaryolarına karşı bir duruştur, çünkü ütopya gerçekleşemeyecek bir dünyaya dair hayaller değil, “henüz-gerçekleşmemiş” olan, her an gerçekleşme potansiyelini taşıyandır. Umutsuzluğun ve yılgınlığın büyük eleştirmeni Antonio Gramsci’nin de hatırlattığı gibi: “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği”… Yeter ki gözler gözden kaybolmuş gibi görünen ama var kalma mücadelesine inatla devam eden “ateş böceklerini” aramayı bilsin (Georges Didi- Huberman).
Bu oturumda “her şeye rağmen” ekseni etrafında ütopyanın ve düşcülüğün maneviyatı ile mantıklı isyanı birleştirmiş düşünürler eşliğinde “umut” anlayışının izi takip edilecektir.
Hayatta kalmak ile anlamlı bir yaşam sürmek arasında büyük bir fark vardır. Tarih boyunca iktidarlar ve gelenekler çeşitli strateji ve tekniklerle bireyi ve toplumu kah cendereye almış kah belli bir kalıba dökmüştür. Bu derste Foucault, Bourdieu, Althusser, Debord gibi düşünürler üzerinden baskı, özgürlük yanılsaması ve gerçek özgürlük arasındaki gerilim ahlaki ve politik açıdan incelenecektir.
Freud’un teorisinde psikocinsel gelişimin evreleri arasında tanımlanan narsisizm aslında kendi başına bir hastalık olarak tanımlanamaz, zira kendini özel hissetme arzusu normal, hatta gerekli bir insani dürtüdür. Ancak özdeğer duygusu abartılı bir hal aldığında zararlı ve sağlıksız olur. Öte yandan tüketim-gösteri toplumunun sosyal medyanın ortaya çıkışıyla beraber uç noktasına vardığı çağımızda endişeli ve açgözlü narsisistik benliğin hayatın her alanına girmesiyle narsisizm yalnızca bireysel bir hastalık olmaktan çıkıp toplumsal bir salgına dönüştü.
Bu oturumda, ben odaklı, pazarlamacı yeni bir bireysellik tipinin nasıl yaygınlaştığı tartışılacaktır.
Tüm bağlılıklar iyimserdir. Bize bir kişinin, bir yaşam biçiminin, bir nesnenin, bir projenin vs. yakınlaşmasıyla elde edilecek bir tatmin ve gelecek olan değişim beklentisinin heyecanını vaat eder. Ancak bizi kendisine bağlayan nesne, başlangıçta bizi kendisine bağlayan amaca fiilen mani olduğunda ya da arzu ettiğimiz bir şey aslında gelişmenizin önünde bir engel olduğunda iyimserlik zalimleşirler. Tüm bu işleyişin merkezinde ise ahlaki ve ekonomik yönleriyle “iyi yaşam” fantezisi yer alır.
Bu seminer bizi harekete geçiren ve aynı zamanda hayal kırıklığına uğratan duygusal ekonomik-politik iklime ve modern çağ insanının umut krizine odaklanacaktır.
Bugünkü gibi çok karmaşık, çok zor zamanlarda, aslında her zaman olduğu gibi, umutsuzluğa kapılmak için bir sürü sebep var ve her şeyin mahvolduğunu, bittiğini söylemek kolay. Daha zor olan ise şunu söylemektir: “Ne yapacağız?”, “Ne yapabiliriz?”, “Ne mümkün?”, “Neyi arzu edebiliriz?”, “HER ŞEYE RAĞMEN neyi umut edebiliriz?” “Sonsuz miktarda umut var” bizim için olmasa bile gelecek nesiller için. Bu bakımdan umut büyüyecek tohumlardır, niyetim, muradım, projemdir. Umut gelecekle ilgili bir kehanette, tahminde (divination) bulunmaya değil, bir keramet göstermeye (prophétie), arzulayan bir şey inşa etmeye yarar. Bir arzunun mümkün olabilmesi hem bireysel hem kolektif bakımında bir tarih/hikâye yaratmaya bağlıdır, bunun için de bir hafızaya sahip olmak gerekir, zira hafıza olmadan arzu olmayacağı gibi arzu olmadan da hafıza olamaz. Söz konusu olan hem bireysel hem de politik özgürleşme arzusudur. Kriz, kökünü aldığı Yunanca krinein (yargılamak) fiilinin de belirttiği gibi derin bir değişimle sonuçlanan bir seçimin yapıldığı belirleyici bir an olarak yorumlanabilir. Geleceğin usulca yitiyormuş (Mark Fischer) gibi göründüğü bir dönem tam da umut, iyimserlik ve ütopya ile umutsuzluk, karamsarlık ve distopya arasında bir seçim yapma zamanıdır. Umut İlkesi’nin yazarı Alman düşünür Ernst Bloch’un belirdiği gibi istemsizce hissettiğimiz korkunun aksine, umut bir tercihtir. Öyleyse umut kesinlikle edilgen bir düşünce değil, bilakis etken bir eylem biçimi, kabus senaryolarına karşı bir duruştur, çünkü ütopya gerçekleşemeyecek bir dünyaya dair hayaller değil, “henüz-gerçekleşmemiş” olan, her an gerçekleşme potansiyelini taşıyandır. Umutsuzluğun ve yılgınlığın büyük eleştirmeni Antonio Gramsci’nin de hatırlattığı gibi: “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği”… Yeter ki gözler gözden kaybolmuş gibi görünen ama var kalma mücadelesine inatla devam eden “ateş böceklerini” aramayı bilsin (Georges Didi- Huberman).
Bu oturumda “her şeye rağmen” ekseni etrafında ütopyanın ve düşcülüğün maneviyatı ile mantıklı isyanı birleştirmiş düşünürler eşliğinde “umut” anlayışının izi takip edilecektir.
6.600₺
